|
Allah Dostları’nın Halleri
BEYAN ARAŞTIRMA EKİBİ
Pişmanlık ve tevbe büyük nimettir...
Basra’da
kendi halinde yaşayan bir mümin… Bu mümin aynı zamanda Cüneyd–i
Bağdadi hazretlerinin müritlerindendi. Bir gün pazarda alışveriş
yaparken güzel bir kadınla karşılaşır, kadının güzelliğine kapılır
ve tekrar tekrar kadına bakar. Kadın gözden uzaklaşınca pişman
olur, tövbe istiğfarda bulunur. Akşama eve geldiğinde hanımı der
ki:
"Efendi bugün yüzünüzü kararmış görüyorum, bunun sebebi nedir?"
Adam aynanın karşısına geçer ve hakikaten yüzünün kararmış
olduğunu görür. Neden bu hâle geldiğini düşünür ve kadına baktığı
için olduğunu anlar. Adam perişandır. Derhal inzivaya çekilir,
günlerce gözyaşı döker, günahının affı için Allah–ü Teâlâ'ya
yalvarır. Bir türlü kalbi mutmain olmaz. Bağdat'a gidip Cüneyd–i
Bağdadi hazretlerini ziyaret etmeye karar verir. Uzun bir
yolculuktan sonra Bağdat'a ulaşır ve Şeyhinin kapısını çalar.
Selâm, hâl, hatır sorduktan sonra Cüneyd–i Bağdadi hazretleri:
"Ya Abdullah, sen pazarda günah işle, biz Bağdat'ta istiğfar
edelim öyle mi," diye müridine takılır.
Cüneyd–i Bağdadi hazretlerinin bu sözü adamı hem şaşırtmış, hem de
utandırmıştır.
Cüneyd–i Bağdadi hazretleri:
"Pişmanlık, tevbe büyük nimettir. Kalbin imdadı olmadan uzuvların
dinin emrine uyması çok güçtür. Büyüklerin sevgisi olmayınca
kalbin imdadı olmaz. Bunları yapmak ancak Allah adamlarının
işidir."
BEN BU ÜLKENİN
SULTANIYIM
Bir gün İmam–ı Şarani hazretleri, Hükümdar Kayıtbay'ın ziyaretine
gider. Sohbet esnasında, hükümdarın üzerine sinekler konar. Bunun
üzerine, Kayıtbay'a;
"Sen bu ülkenin sultanısın, söyle de sinekler üzerinden
gitsinler," der. Kayıtbay;
"Ben insanların hükümdarıyım, diğer canlılara hükmedemem, beni
dinlemezler," der. Bunun üzerine Şarani hazretleri, sineklere;
"Haydi tek sıra halinde uzaklaşın," der, sinekler tek sıra
halinde, sultanın çevresinden uzaklaşırlar. Bunun üzerine,
Kayıtbay;
"Sizi tanıyan bir çöpçü, sizi tanımayan bin padişahtan daha
iyidir," der.
ALLAH İÇİN
İYİ ŞEYİ İKRAM EDİN
Bir zaman şöhreti dört bir yana yayılmış bir Şeyh Efendi vardı. O
kadar büyük şöhret sahibi idi ki, talebeleri ve müritlerinin
sayısı bilinmezdi. Aradan yıllar gelip geçti.
Bir gün adamın biri Bağdat'ta bir dükkândan alışveriş yapmış,
elinde aldığı malzemelerle sokağa çıkmıştı ki, üstü başı perişan,
iki büklüm bir ihtiyarla karşılaştı. Bir anda göz göze gelen bu
iki insan, birbirlerini tanır gibi oldu.
Adam bu perişan kılıklı ihtiyarı nereden tanıyorum diye
düşünürken, ihtiyar; "evladım elindekileri taşımada sana yardım
edeyim" dedi.
Bu ses… Evet dedi adam, bu yıllar önce dergahında eğitim aldığı
Şeyh efendiden başkası değildi. Adam şaşkındı…
Yanılmış olmamak için tekrar tekrar baktı, Evet gördüğü o zat,
şeyh efendiden başkası değildi:
"Siz falan zat değil misiniz?" diye sordu.
"Evet benim, sen de falancasın."
"Hocam kusura bakmayın, çok merak ettim, bu hallere nasıl
düştünüz?”
"Benim hâlim ibretliktir. Benim başıma geleni herkes bilsin ve ona
göre ayağını denk alsın. Bir gün dergâha misafir gelmişti. Yemekte
balık vardı. Misafire ikram etmeden önce balığın iyi taraflarını
bana ayırdılar, kılçıklı tarafını da misafire verdiler. Ben saf
balıketini, misafirde kılçıklı tarafını yedi. İşte başıma ne
geldiyse bundan sonra geldi. Mümin, mümin kardeşini kendisine
tercih edecek. Elinizde ki ikramlık şeylerin iyisini Allah için
verin. Vermeyen benim gibi cezasını çeker."
RESULULLAH'IN
SELÂMI
Bir zaman zor duruma düşmüş bir fakir, borçlarını ödeyemiyor. Ne
yapsa, ne etse bir sonuç alamıyor. Benim işimi ancak Resulullah
çözer diyerek Ravza–i Mutahhara'ya gider:
"Ya Resulallah! Şefaat buyur, borcumu ödeyemiyorum" diye hâlini
arz eder. Mescid–,i Nebevide namaz ve dualarla yorulur ve oturduğu
yerde gözlerinin kapanmasına mani olamaz. Uykuya dalmıştır ki;
Peygamber efendimizi görür. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
ona;
"Falan yere git, orada şöyle bir zengin var, ona selâmımı söyle,
borcun kadar parayı iste. Doğru söylediğine delil isterse, her gün
bana 100 salevat getirmeden yatmazdı, dün unuttu. Onu hatırlat da,
bu akşam getirsin,” diye buyurdu.
Adam heyecanla uyanır, zengin adamı aramaya koyulur. Zenginin
evini bulur, zengin adamı, samanlıkta saman elerken görür. Meğer
zengin adam beş kuruşu samanın içine düşürmüş onu bulmak için
bütün samanı elekten geçiriyor. Onun bu hâlini görünce taaccüp
eder, yine de ben vazifemi yapayım diye düşünür:
"Resulullahın sana selâmı var. Ben ise borçlu bir kimseyim Benim
300 dirhemlik borcumu ödemeniz için beni sana gönderdi. Salâvat
getirmeyi dün akşam unutmuşsun, bu akşam getirsin buyurdu" dedi.
Peygamber efendimizden selâm gelmesi, zengin adamın çok hoşuna
gitmişti.
"Ne buyurdu, ne buyurdu, ne buyurdu" diye adama üç defa
tekrarlattı. Fakir adam:
"Benimle alay mı ediyorsun" diyerek gerisin geriye döndü. Fakat
zengin, hemen önünü kesti:
"Ben senin ağzından Resulullah efendimizin selâmını daha fazla
duymak için üç defa tekrarlattım. Her tekrara 300 dirhem
veriyorum. Eğer daha çok tekrar etseydin her biri için 300 dirhem
daha verecektim," dedi ve adama 900 dirhem verip gönderdi.
BEN FAKiRDEN
BİRŞEY ALMAM
İbrahim Edhem hazretlerine adamın biri bir miktar para hediye
vermek istediğinde adama:
"Ben zenginin verdiğini alırım. Fakirin verdiğini almam." dedi.
Adam:
"Ben çok zenginim" dedi.
"Kaç altının, ne kadar servetin var?" diye sordu.
"İki bin altınım var, malım mülkümde çoktur."
"Altınlarının dört bin olmasını ister misin?
"Elbette isterim."
"Peki, sekiz bin adet olmasını ister misin?"
"İsterim."
"Yani ne kadar çok olursa daha fazla olmasını istersin öyle mi?”
"Öyle."
"Hani sen zengindin? Gerçekte çok fakir biriymişsin. Zengin olsan
daha fazlasına ihtiyacın olmazdı. Git bunları da, o paralarının
üzerine koy ki, altınların eksilmesin" dedi.
CÖMERT OLMAK KOLAY
DEĞİLDİR!
Hatem–i
Tai hazretleri sadaka–i cariye olmak üzere, yolcu ve yolda
kalmışlar için bir misafir odası yaptırdı. Bu odada kırk tane
pencere vardı. Yolda kalmış, düşkünlerin kolay görünüp,
ihtiyaçlarının giderilmesi için bu pencereleri yapmıştı.
Gerektiğinde bu pencerelerden taleplerini verirdi. Bir ihtiyaç
sahibi, bir pencerenin önünden isteğini alır, diğer pencereye
geçer oradan da alırdı. Gün geldi Hatem–i Tai Hazretleri öldü.
Hazretin kardeşi:
"Ben kardeşimin yaptığının yaptığını yapar, onun gibi cömert
olurum" dedi. Bir gün bir yolcuya, pencerenin birinden bir lira
verdi. Yolcu diğer bir pencereden de bir şeyler istedi. O da yine
verdi. Yolcu, üçüncü pencereden sonra, dördüncü pencereye gelince,
Hatem'in kardeşi, kızıp köpürdü. Yolcu, "Senin kardeşin her gün bu
pencerelerin hepsinden bana ihsanda bulunurdu. Halbuki sen bir
günde dördüncü defada kızmaya başladın. Sen kardeşin gibi
olamazsın" dedi.
ŞARAPLAR ŞERBET OLDU
Bir
zamanlar içkiye mübtelâ olan gençler, yanlarına yiyecek ve
içkilerini alarak, kıra içki içmeye giderler. Yollarının üzerinde
Hasan Sezâî hazretlerinin dergâhı bulunmaktadır. Tevafuk bu ya,
tam dergâhın önünden geçerken Sezâî Hazretleri ile karşı karşıya
gelirler:
"Evlâtlar, nereye gidiyorsunuz. Şu kaplarınızda ne var, taşımakta
zorlanıyorsunuz," diye sorar.
Gençler şeyh efendiden utandıklarından hakikati gizlerler, işi
şakaya dökerek içlerinden biri:
"Hocam! Kıra gezmeye gidiyoruz. Kaplarımızın içinde şerbet var,"
derler.
Hasan Sezâî hazretleri tebessüm ederek:
"Hayırlı olsun evlâtlarım" der.
Gençler oradan ayrılıp giderler. Varacakları yere varıp
sofralarını kurarlar. Kaplarını ortaya koyup içki içmeye
başladıklarında, şaşkınlıktan dillerini yutacak duruma düşerler. O
da ne kaplarının içindeki şarapların hepsi şerbet olmuştur. Bir
yanlışlık mı var diye, bütün kapları kontrol ederler ve anlarlar
ki, şaraplar şerbete dönüşmüş. Bu durum ile yolda karşılaştıkları
Sezaî hazretlerinin bir alakası olduğunu anlarlar. Büyük zâtın bir
kerameti olduğunu anlayıp, tövbe ederler.
|