| |
|
AYIN DOSYASI /
MUSA SEYİTOĞLU
Müslüman Türk tarihini şeref levhası...
MEDİNE MÜDAFAASI...
|
Müslüman Türk milleti tarihinin en acı sayfalarının başında
1909 ile 1919 yılları arası gelmektedir. Bu on yıl, sadece imparatorluğun
sonunu getirmekle kalmamış, halkı da tam manası ile perişan etmiştir.
Bu yılda ne olduğuna bakalım?
Bu on yıl içinde, İmparatorluk Anadolu toprakları dışında kalan bütün
topraklarını kaybetti. Cephelerde şehit düşen asker sayısı birkaç milyona
ulaştı. Açlık, hastalık ve dolaylı sebepleri de ilave edersek, telef olan
insan sayısı çok daha fazla oldu.
* * *
Sultan Abdülhamit Han'ın tahtan indirilmesinden sonra işbaşına gelen
'İttihat–ı Terakki' cemiyeti, imparatorluğa ve millete en büyük ihaneti
yaptı. Osmanlı devletini cihan harbine sokarak, birçok cephede verilen
savaşlardan, zaten zayıf ve güçsüz olan devlet ve millet iyice bitap
düştü. Önce Balkanlar gitti, ardından doğu cephesi ve Sarıkamış dramı
yaşandı... Ve Çanakkale…
Filistin, Irak ve Suriye cephelerinde de ağır mağlubiyetler alındı..
Nihayet Hicaz bölgesi…
* * *
Balkan harbinde kaybettik, Rumeli elimizden çıktı.
Çanakkale'yi düşman geçemedi ama bedeli ağır oldu, devlet ve millet maddi
manevi çok şey kaybetti. Doğu cephesinde, doğa şartlarına yenildik,
mağlubiyet, büyük kayıplar… Filistin ve Sina yarımadasında, Irak'ta,
Suriye'de mağlubiyetler ve maddi manevi kayıplar...
Bütün bu savaşlar, devleti ve milleti perişan etti. Her bir cephede büyük
kahramanlıklar, yiğitlikler, acılar, ızdıraplar, dramlar yaşandı.
Fakat Hicaz, yani “Medine Müdafaası” bir başka oldu…
Tarihe “Medine Müdafaası” olarak geçen hadise, Müslüman Türk tarihinin en
can yakan sayfalarından biridir.
* * *
Yakın tarihi üzerine araştırma yapıp, elde ettikleri bilgilerle
Çanakkale'yi, Sarıkamış'ı, Filistin'i Irak'ı Balkanlar’ı, Kurtuluş
Savaşını yazıp, çokça neşriyat yapmalarına rağmen, “Medine Müdafaası” ile
ilgili ne hikmetse, bir araştırmaya, bir yoruma rastlayamıyoruz.
Bunun sebebini anlamakta zorlanmıyor değiliz.
Hâlbuki yaklaşık üç yıl süren “Medine Müdafaası”nda insanlık tarihine ders
olacak mahiyette çok önemli olaylar meydana geldi. Bu çalışmamızda “Medine
Müdafaası”nı baştan sona en ince ayrıntısına kadar inceleyeceğiz.
* * *
“Medine Müdafaası”nın, başından sonuna kadar bizzat içinde bulunmuş olan
müdafi Nâci Kâşif Kıcıman'dan dinleyeceğiz. Nâci Kâşif Bey, “Medine
Müdafaası”nın eşsiz komutanı Fahrettin Paşa'nın istihbarat zabitidir. Nâci
Kâşif Kıcıman, savaş sonrasında yazdığı "Hicaz bizden Nasıl Ayrıldı?"
eserinde, o dönem yaşananları bir bir yazdı.
Biz bu yazımızı Nâci Kâşif Kıcıman, "Hicaz bizden Nasıl Ayrıldı?"
eserinden istifade ederek hazırladık.
MEDİNE MÜDAFAASINA
NASIL GELİNDİ?
Devrin “süper gücü,” bir başka ifade ile “üzerinde güneş batmayan
imparatorluk” olan İngiltere'nin, İslâm coğrafyası, özelliklede Ortadoğu
üzerinde hesapları vardır. Ortadoğu'da hâkimiyeti ele geçirmek için önünde
bir tek engel vardı, oda Sultan Abdülhamit’tir…
Sultan Abdülhamit' tahtan indirildikten sonra, hadiseler tespih tanesi
gibi ardı sıra dizili verdi. İmparatorluk savaşa sokularak zaten zayıf ve
güçsüz olan devlet ve millet daha da perişan duruma düşürüldü.
İngiltere'nin Ortadoğu'yu ele geçirme planının bir parçası, Arapları
ayaklandırmaktı. Abdülhamit bu planı bildiği için; İngilizlerle işbirliği
yapma eğiliminde olan Arap liderleri İstanbul'da zorunlu ikamette
tutuyordu. İşbaşına gelen ‘İttihat–ı Terakki'nin yaptığı ilk icraat, Şerif
Hüseyin'i Arabistan'a göndermek olur.
Sonrası isyan ve ihanet...
RAVZA-I
MUTAHHARANIN YEŞİL KUBBESİ ALTINA
KIZIL KEFENLE
GÖMÜLMEDİKÇE...
Takvimler 1916 yılını gösterdiğinde, kara bulutlar
İmparatorluk semalarını çoktan kaplamıştı. Gün yok ki bir bölgeden isyan,
bir cepheden de mağlubiyet haberleri gelmesin. İsyan ve acının yaşandığı
yerlerden biri de Hicaz bölgesiydi.
Hicaz bölgesinin Osmanlı için ayrı bir önemi vardı. Birçok yer elden
çıkabilirdi fakat Hicaz'ın elden çıkması kabul edilecek, rıza gösterilecek
gibi değildi.
Hicaz bölgesinden gelen haberler iyi değildi. İngilizlerle ile işbirliği
yapan Arap liderler, isyanı başlatmıştı. Müdahale edilmezse mübarek ve
mukaddes beldeler İngilizlerin eline geçecekti. İslâm âleminin kalbi
hükmünde olan mübarek beldelerin, kâfirlerin eline geçmesi kelimelerle
izah edilecek bir durum değildi.
Hicaz bölgesindeki anarşi ve isyanı bastırıp huzuru sağlamak için
Suriye'de bulunan Onikinci Kolordu Kumandanı Fahrettin Paşa
görevlendirildi.
Bu mukaddes görevi alan Fahrettin Paşa çalışacağı ekibi ile birlikte
Şam’dan yola çıktı. Ve 31 Mayıs 1916 tarihinde Medine'ye varıldı.
İŞBİRLİKÇİ
ARAPLARIN VAHŞİLİKLERİ
İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlıyı arkadan vuran Arap isyancılarının
başında Şerif Hüseyin ve aile efradı bulunuyordu. Şerif Hüseyin'in gözünü,
para ve ikbal hırsı bürümüş, bunları elde etmek için İngilizlerin
ayaklarını öpecek durumdaydı.
Şerif Hüseyin ve adamları, Arapları Osmanlı aleyhine döndürmek için her
türlü yalana, iftiraya başvuruyordu. Osmanlının Almanlarla birlikte savaşa
girmesini Türkler kâfir oldu şeklinde etrafa yayarak taraftar topluyordu.
Türklere karşı nefret tohumları ekiliyor, yapılan iftiraların sonucu da
isyanlarda görünüyordu. İsyancı Araplar, Türk askerine insanlığa sığmayan
muamelelerde bulunuyordu. Her gün cereyan eden alçaklıklardan örnek olması
açısından sadece bir tanesini nakletmekle caniliğin boyutu daha iyi
anlaşılacaktır. “Medine dışına keşfe çıkan Mahmud Çavuş isimli bir
kahraman asilerin eline düştü. Asiler Mahmut çavuşun, burnunu, kulağını,
tenasül uvzunu kesmiş, karnını yarmış, bağırsaklarını çıkarmışlar...”
Resûlûllah’ı korumak için uzaklardan gelmiş, Anadolu evladının cesedini,
şehrin yakınlarına bıraktılar…
* * *
Fahrettin Paşa, Medine'ye geldiğinde gördü ki; Medine ve çevresi ki bir
kaç yerleşim bölgesi dışında, kontrol işbirlikçi asilerin eline geçmiş.
Arapyarım adasında yapacak fazla bir şey kalmamış...
Yapılacak olan Medine ve çevresini işbirlikçi asilere teslim etmemekti.
Fahrettin Paşa tedbirlerini bu yönde almaya başladı.
Asilere gelince, Mekke'yi ele geçirmişlerdi. Hedeflerinde Medine ve
çevresi vardı. Bütün güçleri ile Medine üzerine yürüdüler. Sürekli kahpece
arkadan saldırdılar, coğrafi şartları da bilmenin avantajı ile pusu
kuruyor, bunda da zaman zaman başarılı oluyorlardı.
* * *
Medine'de hayat şartları git gide ağırlaşıyordu...
Medine de bulunan Osmanlı ordusunun durumu şöyle idi; bir tarafta bütün
cephelerde mağlup olan bir imparatorluk, diğer tarafta galip devletlerin
baskısı, İngilizlerin işbirlikçi isyancılara verdiği destek, bütün bu
olumsuzlukların yanında imkânsızlıklar içinde kıvranan Medine müdafileri…
Beslenme eksikliğinden dolayı zayıf düşen bünyeler sürekli hastalıklarla
boğuşuyordu. Uyuz hastalığı asker içinde hiç eksik olmamış, İspanya
nezlesi denen salgın hastalık, askeri kırıp geçiriyordu. Açlık o boyutlara
ulaşmıştı ki, asker dağlardan vadilerden topladığı otlarla karınlarını
doyurmaya çalışıyor, toplanan otların içinde zehirli olanları oluyor,
bunları yiyenler telef oluyordu.
EMİR GELDİ “MEDİNE
TERKEDİLECEK”
Çok zor şartlar altında bulunan müdafilerin, kuzeyden gelen haberle
moralleri iyice bozuldu. Osmanlının Ortadoğu'daki orduları kesin
mağlubiyeti kabul etmiş, yeryer şehirler İngiliz ve Fransız kontrolüne
geçmişti. Osmanlı devletinin yönetici ve komutanları gönderdikleri
mesajlarda; Fahrettin Paşa'ya "Medine'den çıkması" talimatı veriyordu.
Medine’den çık deniliyor ama, bu emri sahiplenen olmuyordu. Fahrettin
Paşa'ya “kendi kararınla çekil” deniliyordu. Hatta üst düzey komutanların
bu konuda yaptıkları bir toplantıda, Medine'nin tahliyesi tartışılmış, bir
an önce askerin Medine'den çekilmesi kararı alınmıştı. Fakat bu kararı
kimin verdiği hususunda anlaşma sağlanamadı. Bu toplantının önemli
isimlerinden biri olan Mustafa Kemal şöyle demişti: "Medine'yi ben tahliye
etmiyorum… Hicaz'ı şimdiye kadar hangi kumandan müdafaa etmiş ise
tahliyesini de aynı kumandan yapsın."
İstanbul ve Anadolu'da Medine'nin tahliyesinin tartışıldığı haberleri
Medine'ye ulaşmıştı. Haberler Fahrettin Paşa'nın canını fena sıkmıştı.
“Hicaz Kuvve–yi Seferiye Kumandanı” sıfatı ile bir beyanname yayınladı.
Beyannamede tarihe altın harflerle geçen şu ifadeler vardı.
"Ey Nas!
Malûmunuz olsun ki, secî ve kahraman askerim bütün İslâm'ın teyid–i
mânevisiyle Hilafet'in gözbebeği olan Medine'yi son fişeğine, son damla
kanına, son neferine kadar muhafaza ve müdafaaya memurdur. Buna askerce,
müslümanca azm–ü cezm etmiştir. Bu asker, Medine'nin enkazı altında ve
nihayet "Ravza–yı Mutahhara"nın yeşil kubbesi altında kan ve ateşten
mensuc kızıl bir kefenle gömülmedikçe Medine–i Münevvere Kalesi'nin
burçlarından ve yeşil kubbesinden Osmanlının Albayrağı alınmayacaktır…"
Fahrettin Paşa, bu beyanname ile bütün taraflara rest çekiyordu.
Kimlere?
Başta mağlûp Osmanlı devleti idarecilerine...
Galip devletlere...
İşbirlikçi Arap asilere...
Bütün taraflara açık seçik mesajını verdi.
DÖRT YÜZ
YILLIK GELENEK SONA ERDİ
Fahrettin Paşa, tedbirlerini şartlar ne olursa olsun Medine'yi terk
etmemek üzerine alıyordu. Takvimler 25 Eylül 1917 tarihini gösterirken,
Tebük civarındaki "Ramlet" istasyonuna asilerin yerleştirdiği bomba
lokomotif geçerken patlatıldı. Vagonlar devrildi, trende bulunan asker,
sivil, kadın çocuk herkesi kurşun yağmuruna tuttular. Çok zayiat verildi.
Bu hadisede; Medine'nin Osmanlı ile irtibatı bir daha kurulmamak üzere
kesildi. Aynı zamanda yüzlerce yıldır, devam eden "surre alaylarının" da
sonu oldu. Bu olaydan sonra, demiryolunun değişik yerlerine yapılan
bombalı saldırılar, demiryolunun da tamamen sonunu getirdi.
Bu çok vahim bir durumdu. Demiryolu, Medine müdafilerinin, yiyecek,
giyecek ve erzaklarının tedarikini sağlıyordu. Bu tahribattan sonra
İstanbul ve Anadolu'dan yardım gelmeyecekti.
Şerif Faysal öncülüğündeki asi gurubu, "Maan" bölgesinin güneyinde, üçer
beşer kişiden ibaret olan demiryolu bekçilerini şehit edererk, "Maan" ile
"Tebük" arasındaki istasyonları işgal ederek Medine'nin kuzey ile
alakasını tamamen kesti.
Bu hareketle Medine Müdafaası başladığı günden bu yana Müdafiilerini
besleyen kan ve can damarı kopmuş oldu.
AÇLIK VE
HASTALIKLAR HAD SAFHADA
Medine'de her geçen gün şartlar ağırlaşıyordu. İmkansızlıklar o kadar
çoktur ki; tarihte bir benzerini görmek mümkün değildi. Yiyecek, içecek ve
giyecek sıkıntısı had safhaya ulaştı. Diğer tarafta bulaşıcı hastalıklar
askeri kırıp geçiriyordu.
Durumu Nâci Kâşif beyden dinleyelim:
"Esasen kıtalar yorgun ve zayıftı. Hayat kudretlerini ve hastalıklara
karşı mukavemetlerini kısmen kaybetmişlerdi. Bu yüzden mezkur hastalık
oldukça geniş ölçüde tahribat yaptı. Hatta bu zayiat Kumandan Paşa'nın
bile manevi kuvvetini sarstı ve Paşa, hastanelere şöyle bir emir verdi:
'Ölülerin bu derece çokluğunun sebebini elinizi vicdanınıza koyarak izah
ediniz.'
Ölümlerde en kuvvetli amilin iaşe noksanlığından doğan zayıflık neticesi
olarak hasıl olan muhtelif "ihtilatlar" dan ileri geldiğini söylemişlerdi.
Kıtalar günden güne eziliyor, yoruluyordu. Açlıkla çıplaklık askere pek
çok tesir ediyordu…"
Asi Araplar tarihlerinde hiçbir zaman bu kadar destek ve yardım
görmemişlerdi. İngiliz ve Fransızlar bütün imkânlarını asi Araplar için
seferber etmişti. Büyük sultan Yavuz Selim Han ile başlayan "Hadim–ül
Haremeyn–iş Şerifeyn" anlayışı ile yüzlerce yıldır korunan mübarek belde,
şimdi yiğit Türk askerlerine mezar oluyordu. Allah ve Resûlullah aşkı ile
yanan Anadolu evlâtları, Resulullah'ın yanıbaşında çok zor günler
geçiriyordu.
Medine Müdafileri, vücutlarını "Yeşil Kubbe"nin muhafazasına vakfetmiş,
ordunun asırlardan beri yaptığı hizmeti idameye azmetmiş kahramanlardı. Bu
kahramanlar basit ve adi, beşeri duygulardan arî idiler.
Bu yiğitlerin büyük çoğunluğu Medine Müdafaası sırasında şehit düştü… Sağ
kalıp memleketlerine dönelerin önemli kısmı da kurtuluş savaşında muhtelif
cephelerde şehit düştü. Bu kahramanlardan biri "zabit Hulki Efendi"dir.
Medine Müdafaası sonrasında iki yıllık esaret hayatından sonra, Sakarya
meydan muharebesinde şehit düştü.
Bir diğer kahraman "Yüzbaşı Nâci bey” dir… Bu yiğitte Kurtuluş savaşında
Eskişehir yakınlarındaki bir muharebe şehit düştü.
her gün on vatan
evlâdı hastahaneden
CENNET-ÜL BÂKÎ’YE GÖÇ EDİYORDU
Fahrettin Paşa, ulaşabildiği her yere yardım çağrısında
bulundu. Özellikle Şam ve İstanbul'a gönderdiği mesajlarda durumun
vehametini ortaya koymasına rağmen, bu çağrıya cevap veren olmadı. Yardım
talepleri sonuç vermeyince kesin olarak anlaşıldı ki; Medine
Müdafiilerinin kendi başlarını çaresine bakmaktan başka çareleri
kalmamıştır.
Müdafilerin en büyük sorunu iaşe meselesi idi. Askerin yiyecek içecek
sorunu her geçen gün daha da artıyordu. Birkaç defa gündeme gelen çekirge
meselesi tekrar tartışılmaya başladı. Sonuçta karar çıktı; çekirge
yenilebilirdi.
Bir bildiri ile müdafilere çekirge yenilebileceği talimatı verildi. İlk
çekirge yemeğini de Fahrettin Paşa bizzat yiyerek başlattı.
Müdafiler o güne kadar duymadıkları, bilmedikleri yemeklerle karşı karşıya
kalmışlardı. Bunlardan bazıları şunlardı, "mühliye" denilen ıspanağa
benzer bir çöl otunun haşlaması, hurmalı pilav, zeytinyağlı pestil ezmesi…
Yemekler hakkında Nâci Kâşif Bey şöyle diyor:
"Aman yarabbi! Bu pestil ezmesini yerken neler çekerdik!.. Bu bir azaptı.
Ama ne yapacaktık?.. Midemize bir taş bağlamak belki kabildi, fakat toprak
yiyemezdik ya…"
* * *
Arap işbirlikçilerinin gözleri ihtiraslarından başka hiçbir şey
görmüyordu. O kadar ileri gitmişlerdi ki, Medine'de Osmanlı bayrağı
görmektense, İngiliz yönetimini bizim için evladır diyorlardı. İsyancı
liderlerden olan Şerif Ali'nin karargâhında her an bir İngiliz zabit,
subay bulunuyordu. İşbirliği içinde gelip gidenlerin sayısı belli değildi.
Samimi Müslüman Araplar bu işbirliğine tepki göstermesin diye, kılık
değiştirip Arap kıyafetinde dolaşırlardı.
Medine'nin güney ve batı kısmındaki isyancılarla beraber birkaç İngiliz
askeri bulunurken, Kuzey de durum çok daha farklıydı. Kuzeyde Arap
isyancılarla birlikte, İngiliz bölük ve taburları hareket ediyordu.
İngilizleri arkalarına alan Araplar; ellerinde ki İngiliz topları ile
Anadolu yavrularının üzerine ateş püskürtüyor, tanklar mermi yağdırıyor,
tayyareler başlarının üstünde uçuyordu. Bu da yetmiyor kahpece arkadan
saldırıyor, pusu kurarak vatan evlatlarını kahpece katlediyorlardı.
Medine'nin çevresinde kurulu öncü karakollara ve tren yolu üzerinde buluna
istasyonlara saldırıyorlar, buraları bekleyen müdafileri kalleşçe
avlıyorlardı.
Karakollara yapılan saldırılarda, ortaya konan vahşet haberleri Fahrettin
Paşa'yı çileden çıkarıyordu. Bir Cuma namazı, Mescidi Nebevi’de Cuma
namazını kıldıktan sonra, "Bir–i Maşi" deki karakolda bulunan Anadolu
evlatları pusuya düşürülmüş ve tamamı vahşice katledilerek, uzuvları
kesilmişti. Bu haber üzerine Fahrettin Paşa gözünden akan yaşlara engel
olamamış: "ne olur, karakollarımıza ve istasyonlarımıza münferiden,
alçakça saldırmasalar da mertçe karşı karşıya gelerek savaşsak" demekten
kendini alamamıştı.
* * *
Anadolu evlatları cansiperâne mücadele ediyordu ki; ortada insan takatinin
üstünde bu durum vardı. Nâci Kâşif Bey bu durumu şöyle anlatıyor: "Bu pek
mütevazı kahramanları görüp de insan olanların yüreklerinin sızlamaması
kabil değildir. Zavallı vatan yavruları, hararetin şiddetinden yanmış
demirleri tutmak için başlarındaki takkeleri, ayaklarındaki çorapları
eldiven yerine kullanıyorlardı. Bu insan gücünün üstünde bir fedakârlıktı.
Bu fedakârlık ancak "Türk Ordusu"nda bulunur. Tarihçiler, başka ordularda
böyle bir tevekkül ve teslimiyete nadiren de olsa tesadüf edemezler."
Kimdi bu Resulullah'a canını feda eden Anadolu evlatları?
Maraşlı Ahmed oğlu Abdullah, Bilecikli Ali, Bolvadinli Hüsnü, Nasır oğlu
Mansur Çavuş, Baleli Hüseyin onbaşı…
Bu Anadolu yavruları; ya asilerin kurşunu, ya hastalık yada güneşin dehşet
sıcağından kavrularak ölümle karşı karşıya geliyordu. Kafkas cephesinde
soğuktan donarak şehit düşen vatan evlatları, burada sıcaktan şehit
oluyordu.
İAŞELER
KISILDI AÇLIK BAŞLADI
Medine Müdafilerinin durumu her geçen gün biraz daha zora giriyordu.
Beklenen sonun yaklaştığı görülüyor ama kimse bunu dillendirmek
istemiyordu.
Yollar açılmıyor, muhasara her geçen gün biraz daha daralıyor, erzak
tükeniyordu. Anadolu çocukları ölüyor, "Seferi Kuvvet" eriyor, her şey
sıfıra yaklaşıyordu. Lakin vazifenin kudsiyeti, tarihi şerefi, müdafaa
kuvvetleri her ne kadar zorda kalsa da devam edeceği kesindi.
1918'in Ağustosun’da "yüz gram un" veya bundan hasıl olan "yüz elli gram
ekmek" verilmeye başlandı. Elli gram unun kesilmesi mühim bir mesele idi.
Bundan evvel yapılan tenzilata ait emir Temmuz ayında verilmişti. O
vakitte yine elli gram un kesilmişti. Demek ki bir aylık bir fasıla ile
ekmeğimizden oldukça mühim bir miktar daha tasarrufa mecburen gidilmişti.
Ekim ayına gelindiğinde verilen emir mucibince haftada üç gün "ekmek"
yerine "yüz gram peksimet" verilecek ve diğer üç gün için verilecek ekmeğe
de peksimet karıştırılacaktı.
Sıhhati yerinde olanlar için bir dereceye kadar kabili tahammül olan bu
vaziyet, hastalar için pek elimdi. Hastaneler, eczaneler ne kadar
çalışırsa çalışsınlar ikame kanunu ile dahi münasip ilaçlar bulunamıyordu.
Her hastaneden günde beşer, altışar Anadolu yavrusu "Cennet–ül Bâkî"
mezarlığına göç ediyordu.
O GÜNÜN
MEDİNESİNDEN
MANEVİYAT MANZARALARI
21 Ağustos 1918 Çarşamba günü bütün kıta ve müesseselerden seçilen üst
düzey yetkililer, "Hücre–i Resulullah" da hizmet etmek üzere
görevlendirildiler. Bu "Kafile–i Hadim"in başlarında Fahrettin Paşa,
yardımcıları "Harem–i Şerif" huddam ve ağaları olduğu halde hususi bir
merasimle "Hücre–i Saadet"i süpürüp temizliğini yaptılar. Perşembe günü
"Hücre–i Mutahhara" nın mermerleri yıkandı. Cuma günü de kandilleri birer
birer temizlendi.
“Hücre–i Saadet"in temizlenmesinde Fahrettin Paşa bizzat çalıştı,
süpürmeyi ve mermer temizliğini bizzat kendisi yaptı.
* * *
Nâci Kâşif Bey'i dinleyelim:
"Gerçekten 'Allah kitabi'ni, Resulullah'a bekçilik ederken, onun gece
gündüz türbedarlığını yaparken okuyanlar ruh ve kalplerinde muazzam ve
müstesna bir inşirah duyuyorlardı. 'Kur'an' okumağa başlamadan evvel
kalbiniz düğüm düğüm kederler, feryad ve figanlarla dolu olsa bile, bir
sahifeyi ikmal etmeden, habersizce, ansızın kalbinizin genişliğini,
ruhunuzdaki sıkıntıların zail olduğunu duyarsınız. Medine'de imamın
arkasında teravih namazı pek kudsî ve heyecanlı olur. Her rekâtta Hazret–i
Peygamber'in nurani nasiyesini tahayyül etmemek kabil değildir. Çünkü o,
okunan Kur'an ayetlerini pek yakından dinliyor ve üç yüz milyon
Müslüman'ın peygamberi teravih namazına maneviyat ve ruhaniyetiyle iştirak
ediyordu."
* * *
Medine Müdafaası yıllarında, müdafiler çok duygusal ve maneviyat yüklü
anlar yaşadılar. Üç yıla yakın bir zaman süren murafaa sırasında geçirilen
bayramlar tam manası ile maneviyat yüklü günlerdi. Müdafaanın son Kurban
bayramı idi, Kurbanlar kesilmiş, her ne kadar kurban kanı akmışsa da,
kurban kanı gelip geçici bir kandı. Asıl akan, asırlardan beri bu kırmızı
sel, "Allah'ın Kitabı" ve "Peygamberin Sünneti" uğrunda baş veren koç
yiğitlerin, ana yavrularının, Anadolu kuzularının kanı idi…
Kanı akan Anadolu kuzusu, Medine fedaileri, cennete gidiyorlar,
arkalarında bıraktıkları aksaçlı nineleri, gözü yaşlı dulları, bağrı taşlı
yoksullarını düşünmüyorlardı.
Sanki Medine'nin, "Osmanlı Sancağı" altında geçirdiği son bayram olduğunu
herkes bir hiss–i kalb–el–vuku ile anlamış ve bunun yeis ve elemiyle
inlemekteydi.
ACI HABER GELDİ
Takvimler 31 Ekim 1918 tarihini gösterdiği gün, Osmanlı
İmparatorluğunun en uğursuz günü gelip çatmıştı. 31 Ekim günü düşman
kuvvetleri ile mütareke imzalanmıştı. Bu haber telsizle Medine'ye ulaşmış,
haberi sadece Fahrettin Paşa biliyordu.
Paşa bu acı habere tahammül edemediği için, mahremi olan iki zabiti
makamına çağırmış, felaket haberinden doğan acıyı bu vatan evlatları ile
paylaşmıştı.
Gelen haber Paşa'nın içini kavurmuşsa, son peygamberin Merkad–i Mübareki
etrafında ye'is ve ümitsizliğe düşmek ve her şeyden ümidini kesmek hiçbir
mümine yakışmazdı.
Mütarake tarihinde bir hafta sonra İstanbul'dan sadrazam imzalı emir
geldi. Şöyle deniliyordu:
"Medine Kumandanı Ferik Fahrettin Paşa'ya(…)
"Devlet–i Osmaniye" yi "Düvel–i İtilafiye" ile mütareke akdine icbar etti.
Mutarakenamenin bir maddesinde Hicaz, Âsir ve Yemen'de bulunan Osmanlı
kıt'atı garnizonlarının en yakın "itilaf" kumandanına teslimi meşruttur…”
Fahrettin Paşa’ya, düşmana teslim ol demek, “öl” demeye eş değerdi.
|