|
DOÇ. DR. HÜSEYİN VAROL
İnceleme
Çekilen ızdıraplar
işlediğiniz günahlardan dolayıdır...
İnsan,
insan olduğu için ne büyük nimetin içinde olduğunu takdir
edebilse, hem dünyasını, hem âhiretini cennet yapar, âsûde yaşar.
Bunu anlayabilmeye müsâid kabiliyeti yok değil. Rabbimiz, "akıl"
gibi kıymetli bir cevheri bize verdi. Aklın karşısına da nefsi
koydu. Akıl, insanı, insanı kâmil olarak yükseltiyor, nefis ise,
hayvân ve behîmiyet derekesine alçaltıyor.
Akıl insana "îmanı telkin" eder, nefis ise "şeytana uy" der. Bir
insanda akıl ve iman hakim değilse, o insan kendini ve başkalarını
mutsuz eder, şakâvete sokar, ıztırap çeker ve çektirir.
Dinimiz İslâm, saadet ve şakâvet yollarını, aklını kullanabilenler
için çok açık bir şekilde aydınlık kılmıştır. Aklıyla Allah'ını
bulan ve ittikâ edenler için Kur'ân'ı hidayet kaynağı olarak
bizlere lütfeylemiş "Hüden lil müttekîn" buyurmuş. İnsan için en
mümtaz sıfat olan akıl ihmal edilip nefse uyulursa işte insanlığın
ıztırabı burada başlar ve bu bataklıkta devam eder gider.
* * *
Allah'ımızın, her gün kılmamızı emrettiği beş vakit namazımızda "İhdinassırâta'l–müstekîm"
duâmız ile Rabbimiz bizleri, "biiznihi Teâlâ", râşid akla, kâmil
îmana ve rızâsına hidayet edecektir. Hidayet kaynağımız olan
Kur'an elimizde ve evlerimizin başköşesinde, her an bizleri
hidayete çağırıp durmaktadır. Kur'an'a sarılan ve onunla amel
eden, iki cihanda da mutlu olur. Ondan uzaklaşan da tam tersi her
iki cihanda da şakavettedir. Akıllı bir insan mutluluk ve saâdet
yerine, mutsuzluğu ve şakâveti istemez. Her birimiz, yalnız
kendimiz için değil, hepimiz için mutluluk ve saâdet isteriz.
Bunun için de bizlere sâdece ve sâdece Kur'ân'ın mesajlarına ve
nasîhatlarına uymak düşer. Bu nasihatleri Rabbimiz şöyle haber
veriyor:
"Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir
hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O:
Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür
idim!, der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz
geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen
unutuluyorsun! Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha
şiddetli ve daha süreklidir."(1)
Bu âyette geçen "sıkıntılı hayat" yani "Maîşeten Danken" hakkında,
İbn–i Kesir(2) de şöyle bir açıklama geçmektedir:
"Emrime uymayarak ve Rasûlüme indirdiğim Kur'an'ımı ve hükümlerini
görmezlikten gelerek terkedip, âdeta unutarak onun yerine doğru
diye başka şeyleri kendilerine rehber alarak Kur'ân'ım dan yüz
çevirenler iyi bilsinler ki: onlara dünyada darlık, sıkıntılı,
güvensiz, tedirgin, aldığından sattığından hayır görmez, bunalımlı
ve ıztıraplı bir halde yaşatırız."
Âyetin tefsirinde Dahhak, İkrime ve Mâlik b.Dinar şöyle dediler:
Maîşeten danken: "Çirkin işlerle meşgul ederek, haram rızıkla
yaşamasıdır." Süfyan b. Uyeyne, Ebi Hâzim'den; Ebi Selemeden; Ebi
Said'den naklen:
Maîşeten danken: "âhirette de kabrinin, kemiklerini kıracak
şekilde daralmasıdır" dedi. Ebu Hüreyre'den merfûan rivayetle
Peygamberimizden varid olan bir hadise göre:
Maîşeten danken: "Münkirin kabir azabıdır; Rabb'ime kasem olsun
ki, kabrinde ona 99 tane yılan musallat edilir. Her bir yılanın
yedi başı vardır, kıyamet gününe kadar devamlı vücudunu ısırarak
zehir pompalar dururlar." Muhammed b. Amr'dan; Ebu Seleme'den; Ebu
Hüreyre kanalıyla gelen bu hadisin isnâdı ceyyid(güzel)'dir,
dediler.(3)
MAİŞETEN DANKEN
Dünya ve
Âhiret saâdetinin sigortası olarak Allah'ın tüm insanlara
göndermiş olduğu Kur'an'ın hükümleriyle amel etmeyip, bu günü
ifsat ve fecâât dünyası haline getiren beşerî kanunlarla hâkim ve
hükümran olmaya çalışanlara kabirlerinde bu azab yetmezken;
üstelik ölümsüz ebedî Âhiret hayatında kör kalması, "Onun
güzelliğini şimdiye kadar ne göz gördü, ne kulak işitti; ne de bir
beşerin hatır ve hayaline doğdu." diye güzelliğinden bahsedilen, "Âhiret
ve Cennet Âlemi"ni ebediyyen göremeyerek, kör kalmaktan daha elîm
bir ceza ve azab tasavvur edilebilir mi? Rabbim bizleri korusun.
Temenni edelim bu vaidler sırf kâfirlere ve münkirlere âit olup,
biz iman etmişlerden ve tüm Müslümanlardan uzak olsun.
* * *
Mısır'lı âlim Dr. Abdullah Şehâte, Kur'ân–ı Kerim Tefsiri(4) nde
bu âyet–i kerimeleri şöyle îzâh ediyor: Allah'ın hidayetine,
dinine, Kitabına ve şeriatına tabi olan, dünyada dalâlete
düşmediği gibi; Âhirette de şakâvete (mutsuzluğa) düşmez. Ama
Allah'ın şeriatından, dininden ve kitabı Kur'an'ın hükümlerinden
vaz geçer de, dünyayı ve beşerî kanunları tercih ederse, işte
Allah ona "maîşeten danken"i tattırır. Bu kişi, dünyasında malı,
mülküyle çok zengin olabilir, dünya saltanatı ve zevklerine sahip
olabilir. Fakat iç âlemi tamamen bir harabeden ibarettir. Bir
defa, Allah'la yaşama ünsiyetinden ve zevkinden; O'nun nurundan ve
hidâyetinden mahrum; bir harâbe boşluğu içinde âvâre kalıp, kasvet
karanlıklarıyla bunalımlı; kendinin, malının–mülkünün ve rahatının
geleceğinden endişeli, varlığının yok oluvermesi tehlikelerinin
korkusu içinde, gecede mi, gündüzde mi yaşadığını bilemez bir
durumda, ıztırap ve stres içinde yaşar. İşte "maîşeten danken"
budur, deyip, bu görüşü, bir başka ayet–i kerimede perçinlemiştir.
"Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde
değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara
yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler."(5)
Kıyametteki körlük hususunda tefsircilerin iki farklı görüşü
vardır.
Birincisi: Bu hissî körlüktür. Dünyadayken Kur'an hükümlerini ve
hakikatleri görmezlikten gelmenin cezasıdır. Yani bedenî gözüyle
âhiretin güzelliklerine gözleri kapalı olacaktır.
İkincisi: Manevî olan basiret körlüğüdür; kıyamette kendini
savunabilecek her türlü imkândan yoksun, özür bulmaya ve delil
getirmeye kördür, kapalıdır. Çünkü dünyadayken Allah onlara akıl,
fikir, göz, kulak, ağız ve dil vermişti. Hakikatler, Peygamberler,
kitaplar, duyurma, anlatma ve düşündürme gibi bütün imkânlar her
insanın istifadesine arzedilmiş durumdayken, o bunların hepsine
karşı bu imkânlarını kapatmış, kullanmamıştı.
Onların bu durumları şöyle haber veriliyor:
"And olsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için
yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği
anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları
vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar
gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar ğâfillerin ta
kendileridirler."(6)
Suçlularla
beraber suçsuzların da perişan olacağı zaman
Aklının,
iz'ânının, vicdan ve imanının sesine kulak vermeyip, behîmî arzu
ve hisleriyle hareket eden insanların çoğaldığı nispette, fitne
fesat ve bozgunculuklar da alabildiğine çoğalınca, yer yüzünün
düzeni bozuluyor, âsûde ve huzur içinde yaşanmak için insanların
emrine verilmiş olan yeryüzünün her kesimi, fitne ve fesada
uğruyor, masum görünen insanlar, suçlulara mani olmadığından,
inanmış Müslümanların en birinci ve en mühim görevleri olan "el–Emr–u
bi'l–mârûf ve'n–nehyü ani'l–münker" unutulup ihya edilmediğinden,
suçlularla beraber suçsuzlar da perişan oluyor. Şakâvetten saâdete
yönelme yollarını gösteren, bütün dertlerimize deva olan Kur'ân–ı
Kerîm hep uyarıyor, uyarıyor. Çektiklerinizi siz kendi ellerinizle
kazanıyorsunuz diyerek, türlü sıkıntılarla bizi imtihan ediyor,
mesajlar veriyor, kurtuluşa çağırıyor. İşte bir mesajı:
"Yaptıkları(hataları)nın bir kısmını(n acısını)tatsınlar diye
insanların kendi ellerinin kazandığı şeyler yüzünden karada ve
denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki onlar Hakk'a dönerler."(7)
* * *
İnsanların azgınlığı, İlâhî buyrukları saymamaları, fıtratın
aksine takip edilen şirk, ahlâksızlık, zulümler, haksızlıklar,
şahsî heves ve hırslar, türlü mezheplerle beşerî hırsların
çarpışması ve benzeri sebeblerle, fıtrata âid düzen bozuldu.
Zalime bozguncuya mani olması emredilen "el–Emr–u bi'l– mârûf ve'n–nehyü
ani'l–münker" sahipleri de vazifelerini yapmadığından, gerek
tabiat, gerek sosyal şartlarda fitne fesad, uygunsuzluklar,
anormallikler ve türlü türlü sıkıntılar ve huzursuzluklar belirdi.
Bu yüzden insanların kendi elleriyle yaptıkları bu tahribatların
bazısını Allah kendilerine (bu dünyada) tattırmak için böyle
yaptı. Maksad uyarı ve imtihandır. Belki akıllanırlar da, Allah'a
dönerler. Nitekim âyetin sonunda "Li yüzîgahüm bâ'dallezi amilû"
derken, sebebi açıklıyor, yani: İmtihan, ibret ve yaptıklarına
ceza olarak, can ve malda, yağmur ve su da mahsul ve meyvelerde
azaltmalarla türlü belâlar ve hâdiselerle sıkıntılara sokma
acılarını onlara tattırırız ki, akıllansınlar şeytânî ve behîmî
yollardan, Allah'ın hidayet yoluna girsinler buyuruluyor.(8)
İbn–i Kesir(9) de bu âyetin tefsirinde şu îzâhâtı veriyor:
İbn–i Abbas, İkrime, Dahhâk ve Süddî'ye göre âyette geçen 'Berr–Kara'
dan maksat: 'arâzi'dir. 'Bahr–Deniz' den maksat: şehirler
kasabalar ve köylerdir.
Zeyd b. Rafî şöyle dedi: Fesad ve bozgunluğun zuhur etmesi,
kuraklık ve kıtlığı intaç eden yağmurun kesilmesi demektir.
Mücâhid şöyle dedi:
"Karada ve denizde fesadın zuhur etmesi, insan öldürmeler,
gasplar, zulüm ve haksızlıkların çoğalmış olmasındandır."
Muhammed b. İshak:
"Denizde karada yani bir memlekette zirâî mahsullerin ve
meyvelerin dolayısıyla Bereketin azalması, insanlarının
işledikleri mâsiyetlerden haramlardan dolayıdır."
Ebu'l–Âliye:
"Yeryüzünde mâsiyetlerin çoğalması, yeryüzünün ifsâdıdır. Çünkü
yeryüzünün ve gökyüzünün salâh ve ıslâhı, Allah'a ve Rasûlüne
itâatledir."
Facirin ölümüne
kâinat sevinir
Bu
bakımdan Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadisde Peygamberimiz
şöyle buyurmuştur:
"Yeryüzü insanları için, kırk sabah yağmur yağmaktan ise, bir defa
had şeriat kanununun uygulanması, yer yüzünün ehli, tüm insanlar
için daha hayırlıdır."(10)
Neden? Çünkü: Allah'ın kanunlarının uygulandığı yerde insanların
çoğu suç işlemekten ve haramlara tevessül etmekten –had cezası
korkusuyla– vaz geçerler. Suçların, günahların ve haramların terk
edilmesiyle de, o memlekette yağmurlar da yağar sular da çoğalır,
gökten ve yerden bereketlerde artar, zulümler, cinayetler,
gasplar, hırsızlıklar ve her türlü kötülükler yok olur. O zaman,
insanlar arasında refah ve saâdet de ber–kemal olur. İslâm Şeriatı
ve adaletinin tatbik edildiği nisbette, hayırlar, bereketler,
huzur ve asayiş artar. Terkedildiği nisbette de, bozguncular,
bozgunlar, fesadlar, fesatçılar, suçlar, haramlar ihlâller
zulümler, cinayetler, hak ve hukuka saldırılar, her cinsten
tehlike ve huzursuzluklar artar.
Şeriat! Şeriat! Şeriat!
İki cihan saâdeti isteyenlere: amelî İslâm! Vesselam.
* * *
Buharî ve Müslim'in sahihlerinde nakledilen bir hadis de: "Bir
fâcirin ölümüyle, insanlar, hayvanlar, memleketler ve hatta
ağaçlar rahatlar."(11)
"Rasulüllah ile beraber otururken bir cenaze geçti, Şöyle dedi
peygamberimiz:
"Müsterih ve müsterâh minhu."
"Bu ne demek ya Rasulûllah!" diye sorduklarında Şöyle açıkladı:
"Mü'min ölünce, bu dünyanın ezasından, cefasından ve bütün
sıkıntılarından kurtulur ve Allah'ın rahmetinde huzur bulur. Ona
"müsterîh"(istirâhata erdi) denir; Fâcir bir kul ölürse, onun eza
ve cefasından bütün insanlar, hayvanlar, memleketler ve
ağaçlar(ormanlar) kurtulur rahatlarlar.(Ona da: öldü de dünya
rahatladı demek olan) "müsterah minhu" denir”, buyurdular.(12)
* * *
İmam Ahmed, ve el–Bezzar, el–Hâkim'in Ebu Hüreyre'den rivayet
ettikleri Şu hadis–i Kudsîyi de düşünüp ders almaya çalışalım:
"Kullarım Bana gerçek manada itâat etmiş olsalar var ya; Ben
onlara gece yağmur yağdırır; gündüz güneş doğdururum da, yıldırım
ve gök gürlemesiyle bile onları rahatsız etmem."(13)
Aynı manaya yakın başka bir hadis–i şerifte:
"Allah Bir toplumun hayrını dilerse, gecelerini yağdırır;
gündüzlerini güneşli kılar."(14)
Ebu Hureyre radıyâllahu anh'nın rivayet ettiği başka bir sahih
hadis–i şerifte:
"Allah'ın bir kulu açık bir arazide yürürken, semadaki buluttan
işittiği bir ses:
"Falanın bahçesini sula" diyerek bir isim verdi. Bulut hemen
hareket ederek gitti bir yerde durdu ve suyunu boşaltmaya başladı.
Merakı artan kişi takip ederek yağan yere vardı bahçenin içinde
suya yön vermeye çalışan bir adam vardı. Ona:
"Ey Allah'ın kulu adın nedir?” diye sordu, adamdan buluttan
duyduğu aynı adı işitince, senin Allah katında makbul olan amelin
nedir? Ben senin bu ismini buluttan işittim diye anlattı. Adam;
"Ben aldığım mahsûlün üçte birini tasadduk ederim; üçte birini
âilem ev halkımla yerim; üçte birini de, tekrar ekerim–Tayalisî ve
Beyhakî rivayetlerinde: üçte birini âilemle, üçte birini
miskinlere, muhtaçlara ve yolculara ayırırım, üçte birini de
tekrar ekerim" dedi.(15)
Allah'ımızın sevdiği ve mükâfatlandırdığı kullarından olmak için,
önce kalpten bir tövbe istiğfar edelim, îmanımızı tazeleyelim ve
amentü billâh deyip istikâmete girelim.
Dipnotlar:
1–Ta–Ha Süresi; 20;125–127
2–İbn–i kesirTefsiri, 3/168–169
3–Müsned Ahmed b. Hanbel, 3/38(11352); Sahîhu İbn–i Habbên
7/392(3122; Müsnedü Ebi Yâ'lâ, 6644.
4–Kur'an–ı Kerim tefsiri; 16/3211– 13, Kahire, 1999
5–Zümer Süresi; 39/22
6–A'raf Süresi;07/179
7–Rum Süresi;30/41
8–Hak Dini,Kur'an Dili, A.H.Y, 6/262.
9–İbn–i Kesir Tefsiri, 3/435
10–Sünenü'n–Nesêî,8/75(4904); Sünenü İbn–i Mâce, 2/848(2538);
Müsnedü Ahmed b. Hanbel; 2/402 (9215)
11–Buhârî, Ebu Katêde, 6147 nolu hadis
12– Sahîhu'l–Buhârî, 5/2388, no: 6147; Sahîhu Müslim, 2/656,no:61
13–el–Müstedrek, 2/380, nu: 3331; Müsned et–Tayalisi, 1/337, nu:
2586–Bilgisayar çıktısı, Kudsi Hadisler...
14–Aclûnî, Keşfü'l–hafê, 1/78(288)
15–Sahih–i Müslim, 4/2288, nu: 2984; Müsned–i Tayâlisî,1/337, nu:
2587; Şuabü'l–îman, Beyhakî, 3/231, nu:3406; Buralardan naklen
Riyâdu's–sâlihin, 254, Mısır baskısı, arapça, 1956).
|