DR. ŞERAFETTİN KALAY

ÖRNEK NESİL

SIĞINACAK KİMİMİZ VAR?...

 

Hak davayı ilk günden itibaren omuzlayan, fedakârlık gerektiğinde çekinmeyen, dava şuuru ile gülüp, ağlayan insanların hak davada çok mümtaz bir yerleri vardır.
Maddî ya da sosyal konumu ne olursa olsun, onların hizmetlerinin derecesi ölçülmez, yaptıkları unutulmaz, sonra gelenler onlarla bağı asla koparmaz.

* * *
Maddî imkânın olması ve bu imkânların hayra kullanılması, cemiyette iyi bir yer edinilmiş olması ve bu imkânlarla hizmet yapılması elbette gıpta edinilecek bir şeydir.
Bir ferdin cemiyet içindeki mevkii ve durumu ne olursa olsun, Rabbinin huzurunda takvasıyla değer bulacağı da unutulmaması gereken bir hakikattir.
Hak davayı omuzlayan, ondan kopmayan, hiçbir fedakârlıktan sakınmayan, nice boynu bükük, gariban, hatta adı sanı fazlaca anılmayan, kendisini belli etme gibi bir gayretin içinde olmayan nice insanlar varolagelmiştir.
Hak yolun hizmetkârı, çilekeşi, yiğidi, vefakârı nice gönüller yetişmiştir...
Bu gerçeği ve "Abese" suresinin nüzul sebebindeki ilâhî ikazı unutmadan ve gönüllerde uyandırdığı duyguyu yitirmeden Rabbimizin şu buyruğuna birlikte kulak verelim:
"Rabbinin Kitabı'ndan sana vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O'ndan başka bir sığınak da bulamazsın. Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme."(1)
Bu ayet–i kerimeler üzerinde derin derin düşünülmelidir. Tefekkür, ibret ve muhasebeye ufuk açar ümidiyle birkaç ince ve hassas noktaya dikkat çekmek istiyorum:
İlk ayet–i kerimede "Rabbinin kitabından sana Bahsedilenleri tilâvet et, oku!" buyuruluyor ve özellikle "tilâvet et!" kelimesi kullanılıyor. Bu, "Kur'ân'ın aslını tertil üzere tecvide uygun oku!" demektir.
Allah'ın vahyini, vahyedildiği gibi okumak, dilimizde zikir edinmek, hayatta rehber edinmek; onun aydınlattığı yolda yürümek elbette ki her müminin şiarı olmalıdır.
Bu buyruk ve peşinden gelen cümleler, Kur'ân–ı Kerim'in nazil olduğu gibi okunmasını bile bizlere çok görenlerin geçmişteki zulm ve baskıları fayda veremeyince, süslü cümleler ve akıl öğretişlerle; "anlamak ve duygulanmak istiyorum" gibi yeni uzaklaştırma manevralarının yaşandığı şu günlerde daha da bir dokunaklıdır.
Gerçekten anlamak, duygulanmak, hissetmek ve yaşamak isteyen kardeşlerimizden böyle ifâdeler duymuyoruz.
Sonra anlamak, duygulanmak, yaratıcımızın hitabına kulak vermek için vahy lisanını terketmek, Kur'ân'ın aslından kopmak mı gerekiyor? Anlamak için başka türlü gayret mümkün değil mi? Allah'ın indirdiği asıl kelimelerin yok edilmesi, o kelimelerdeki mana derinliğinin kaybedilmesi mi gerekiyor?
Kısaca, bu yolun ucu nereye çıkıyor? Bu yolculuk hangi istasyonda biter?
Âyet–i Kerîmede geçen "sığınma", "sığınılacak yer" demektir. Rabbimiz; "başka bir sığınak, gerçekten seni koruyacak, ebedî huzur ve emniyet duyacağın bir yer bulamazsın," buyuruyor.
Bu sınırlı hayatın günleri bittiğinde sığınacak kimimiz var? Gerçekten kendimizden geçercesine tefekküre dalarak hiç bunu düşünüyor muyuz?

 

DÜNYA HAYATININ SÜSÜNÜ İSTEYEREK

GÖZLERİNİ ONLARDAN AYIRMAYANLARLA OTURMA...

Asıl üzerinde durmak istediğimiz konuya Rabbimiz mesajında bakalım:
"Sabah–akşam O'nun rızasını arzulayarak Rablerine dua eden, O'nu zikreden, O'nun rızasına nâiliyet için çırpınan insanlarla birlikte ol! Onlarla kaynaş, onlarla olmaya sabret!" Bu ilahi buyrukta "sabr" kelimesinin geçmesi bize bir şeyler anlatmıyor mu? Bu kelime elbette ki üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir kelimedir. Bu kelimenin irşadıyla anlıyoruz ki; şan, şöhret, mal ve mevki sahibi kimselere kapılmadan, gariban ve davanın çilekeş insanlarıyla olmak ve bu özelliği korumak sıradan bir iş değil, sabır isteyen bir iştir.
Yaşanan hayatta da bu gerçeği ne kadar canlı ve değişik yönleriyle görüyor, irşada muhtaçlığı hissediyoruz. Bu konuda her nefsin kendisini yeni bir muhasebe ve değerlendirmeden geçirmesi gerekir.
Rasûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz, garib, fakir, genç kimseler arasına oturup, onların ilim ve zikir halkalarına katılır ve zaman zaman;
"Kendileriyle beraber olmamı, onlarla birlikte olmaya sabretmemi emrettiği insanları, ümmetimin içinde var eden Allah'a hamdederim!" derdi.(2) Kurtubî'nin Tefsirinde yer alan rivayette, Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem yukarda ki sözlere ek olarak onlara; "hayat da sizinle, ölümde sizinle" buyurduğu nakledilir.(3)
Abdullah İbn Abbâs radıyallahu anh;
"Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma, başkalarına çevirme!" başka bir ifâdeyle: "gözünü onlardan ayırıp, dünya hayatının süslerine kapılanlardan olma!" buyruğunu; "Hak yolda samîmi olan bu insanları bırakarak ilgi ve dikkatini, makam, mevkî, servet, şöhret sahibi kimselere çevirme!" sözleriyle tefsir eder.

* * *
Rabbimizin emri! İşte hayatımızda düstur edinmemiz gereken Emr–i İlâhî!.. Hak davada samimi olanlarla; çilesini çeken, emeğini esirgemeyen, azmini yitirmeyen, gevşemeyen, gafletlere düşmeyenlerle, kalbinde ihlâs, dilinde hayır, gönlünde huşu olanlarla; rütbesi, durumu, makam ve mevkiî... Ne olursa olsun hak yolda yürüyenlerle birlikte olmanın emridir bu!
Nefse kapılıp, heveslere, dünyalığa saplanıp hakka giden yolun erlerini, zorluklara göğüs gererek dâvayı omuzlayan yiğitlerini bırakarak şâşa'alara, tantanalara, makam ve mevkîlere kanıp, gözü, yüzü, gönlü dünyalık ve makam erbabı insanlara çevirmemenin emridir bu!..
Mümin, kaynaşıcı olmalı, kimseye sırt dönücü olmamalı, dünyalığa hükmetmeyi becerip İslâm'a büyük hizmetleri olan, şükretmesini bilen varlıklı insanların kadrini unutmamalı; ancak onlar da dâhil genel anlamda yukarıda ifade edilen gerçeği de aklından asla çıkarmamalıdır.
Bir başka dikkat çekmek istediğim nokta da, âyet–i kerimede geçen aşırılık kelimesinin anlamı ve gözümüzün önüne getirdiği görüntüler.
Bu bölümde şöyle buyruluyor:
"Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, arzularının peşine düşmüş, arzu ve hırslarını kendine rehber edinmiş, işi–gücü aşırılık olan, zevk ü sefanın peşine düşen, gösterişin çılgınlığını yaşayanlara kapılma, onlara uyanlardan olma!"
"aşırılık, çığırdan çıkış, saçmalık derecesinde gösteriş ve çılgınlık..." denilmektedir.
Bu, aynı zamanda yaşantısına ve dostluğuna heveslenilmemesi, peşlerinden gidilmemesi istenen kimselerin ne gibi kişiler olduğunu açıklayan az ve öz tasvirdir...
Bu çılgınlıklar, her devirde değişik boyut ve çeşnilerde var olduğu gibi, günümüzde de binbir çeşidiyle var... Bunları kısaca da olsa dile getirirken gözlerimizin önünden insanın nasıl çığırından çıkıp hayvanîleştiğini, hatta binlerce kez daha da tiksindirici boyutlara vardığını gösteren manzaralar gelip geçiyor... Kelimeler tasvir için bile isyan ediyor.
Rabbimizden bizleri; Kur'ân'ın tilâvetiyle gönlü huzur ve huşu dolanlardan, hak davanın yolcusu, çilekeşleri, tutkunları, sâlihler, arifler ile beraber olanlardan ve onlardan kopmayanlardan eylemesini niyaz ediyoruz.

İLAHİ EMİR VE
NEHİYLERE KARŞI
DUYARLILIK

Çılgınca akıp giden bir hayatın içinde yaşadığımız, zaman zaman hedefsizlik, gayesizlik, bıkkınlık ve şevksizlikle karşılaştığımız bir gerçektir. Et ve kemikten sıyrılıp ulvî hasletlerin tadını duyamamak, mananın maddede erimesi, tefekkür, duygu ve derin hislerden uzaklık... artık alışılır hale geldi. Yaşanılan hayat tarzını, insanların içinde akıp gittiği cemiyeti, çevremizde cereyan eden olayları, insanlar için biçilen yaşayış, düşünüş, hatta inanış şekillerini bulanık gözler, aldırmaz tavırlarla seyretmeye başladık.
Bu akan hayat seli, nereden gelip, nereye gidiyor? Yetişen, hayatının baharını yaşayan çocuklarımız için nasıl bir hayat zemini, ne gibi yarınlar hazırlanıyor?
Biz neyiz?
Bu hayatın neresindeyiz?
Ne yapıyoruz?
Ne yapmamız gerekirdi?
Gayemiz neydi?
Ne gibi bir yarın, ne gibi bir son hayal ediyoruz? ...
Bu soruları çoğaltmak, beyni zonklatırcasına derinleştirmek mümkündür. Ama bir gerçek var; biz, bu ve benzeri soruların cevabını düşünmek ve ümmet olarak hangi noktadan nereye geldiğimizi muhasebe etmek zorundayız. Kısa bir düşünce yoklaması bile, duyarlılığımızı kaybetmeye başladığımızı, kalplerimizin katılaşmaya yüz tuttuğunu gösteriyor. Kur'ân'ın sayfalarında gezen gözlerimiz Rabbimizin ikazıyla karşılaşınca içimizde bir burukluk, yüreğimizde bir acı hissediyoruz:
"İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir."(4)
İçinde akıp gittiğimiz günlük hayatın gözler önüne serdiği manzaralara bakıp, çarşısından, pazarından, okulundan, adliyesine; camisinden, ev, iş yeri ve devlet dairelerine kadar; ekranlardan, gazete, dergi ve kitaplara; konuşulan kelime ve dile getirilen dertlere kadar yaşanılanları basit bir bakışla bile değerlendirdiğimizde nasıl bir his duyuyoruz? Ve bu dönen çarkın içinde yer alan müminlerin tavrı, gayreti, düşündükleri, yaptıkları, uğraştıkları, dertleri, tasaları nedir?
Bunları düşünmek ve peşinden ayet–i kerimeyi okumak bize neleri hatırlatıyor? Yoksa bizimde mi kalplerimiz taşlaşmaya başladı? Akan zaman seli bizi de mi vurdumduymaz yaptı?
"…İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır."(5) diyen ve bunu isbat eden bir millet, bu gün ne halde?
Kısaca; Abdullah İbn Ümmi Mektûm radıyallahu anh gösterdiği o hassasiyet bu gün nerede?
Abdullah İbn Ümmi Mektûm göremiyordu.
O, Rabbinin sorumlu tutmadığı kimselerdendi? Kendisi muhatapmış gibi duygulanmış, geri kalmanın acısıyla kıvranmıştı.

* * *
Şâir böyle bir duyguyu dile getirirken ne güzel söyler:
"Ey Beytullah'a sefer edenler, yol tutup gidenler,
Siz bedenlerinizle yürürken, biz yürürüz ruhlarımızla.
Kalmışsak; bizi bağlayan, özrümüz, kaderimizdir.
Özrün kalmaya zorladığı, bırakmadığı bir kimse,
Bil ki, sefer etmiştir; o da yolcularla gitmiştir."(6)
Abdullah İbn Ümmi Mektûm radıyallahu anh, bu duyguyla yaşamış, bu duygusunu şehit olarak, kanıyla zihinlerimize bir ibret levhası olarak perçinleyecek, Rahman 'a kavuşmuştu.
Kavuştuğu Rabbi Zikr–i Hâkim'de şöyle buyuruyor:
"İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar bilmelidirler ki biz, güzel işler yapanların ecrini zâyi etmeyiz."(7)
"Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir."(8)

 

Dipnotlar:
1– Kehf; 18/27–28
2– Mıthtasaru Tefsîr İbn Kesîr (2/ 416)
3– El Cami' li Ahkâmi'l–Kıırân (10/ 391)
4–Hadîd Süresi; 57/ 16
5–Bakara Süresi; 2/285
6– Muhtasar Tefsir İbn Kesîr (l/ 426)
7–Kehf Süresi;18/30
8–Zâriyat üresi;51/55