Terapi

İDRİS BİLEN

idrisbilen@pdrservisi.com

 

 

KİMSE YOK MU?...

 

Bir çoban, keçilerini otlatırken bir uçurumun kenarına gelir ve:
"Buraya düşen asla kurtulamaz!" der ve oradan uzaklaşır. Çoban uzaklaşır uzaklaşmasına da keçilerden bir tanesi otlanmak için o uçurumun kenarına doğru gitmektedir. Bunu gören çoban keçiye bağırır, taş atar; ama nafile... Ne yapsa keçinin yönünü değiştiremez. En iyisi der, gidip kendim döndüreyim. Tam keçiyi döndürürken ayağı kayar ve uçurumdan aşağı düşer.
Ölümle burun buruna gelmiş, hayatının son saniyelerini yaşarken aniden bir ağaç dalına tutunduğunu görür. Şükreder Allah'a, böyle bir anda onu hiç ummadığı bir dal ile kurtardığı için... Rabbine sonsuz bir teslimiyetle sığınır ve hayatta kalmanın, yaşamanın tadını derinden hisseder.
Fakat böyle bir yerden yukarı nasıl çıkacaktır?
Tekrar yaşama nasıl tutunacaktır?
Eskisi gibi keçilerini otlatabilecek midir?
Çoban, bir yandan bunları düşünürken, diğer yandan da, sesi çıktığı kadar:
"Kimse yok mu?”
“Kimse yok mu?" diye de bağırmaktadır.
Çoban saatlerce bağırmış, seslenmiş ama kimseye sesini duyuramamıştır.
Sesi kısıldıkça kısılmış, kasları daha fazla dayanamayacak duruma gelmiş. Bütün olumsuzluklara rağmen yinede dala tutunmaya devam etmekte, kısılmış sesiyle "Kimse yok mu?" diye seslenmeye devam etmektedir.
Çoban bir an olsun umudunu yitirmez ve:
"Ey beni böyle bir yerden, bu ağaç dalıyla kurtaran Allah'ım. Sonsuz kudretinle kurtar beni, gönder bir dostunu da devam edeyim hayatıma..." diye dua etmeye başlamış.
Güneş batar, akşam olur ve sonra da karanlık çöker.
Hiçbir ışık kalmaz ama çoban yine de yitirmez umudunu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde gaipten bir ses duyar:
"Ey çoban, onca zamandır tutundun yaşama, kaybetmedin umudunu ve unutmadan Rabbini. Şimdi bırak ellerini o daldan ve gel Rabbinin yanıma..." der.
Çoban, bir o yana bakar, bir bu yana, çareler tükenmiş, hayat yolunun sonuna gelmiştir. Derki; "dünya hayatına devam etmek için başka çare yok mu?"

 

HAYATA TUTUNMAK...

Ş imdi bir de, en küçük bir sorun karşısında saatlerce düşünen, ne yapacağını bilemeyen, karamsarlık ve çöküntülü bir ruh haliyle hayata dair tüm ümitlerini bir anda kaybeden, etrafımızdaki insanları düşünün…
Bu siz de olabilirsiniz! Biz de…
Nihayetinde şu asırda dirâyetli, sağlam ve kendisiyle bütünleşmiş bir kişiliğe sahip olan, yani kendisini tam anlamıyla tanıyan, güçlü ve zayıf yönlerini bilen ve bu bilgisi dâhilinde yaşamdan ümidini kesmeden hayata tutunabilen insan sayısı her geçen gün hızla azalmaktadır.
Peki neden?
Bir birey, ilk olarak kendi aile ortamı içerisinde bir kişiliğe bürünmektedir. Kişilik gelişiminin temeli ise çocukluk döneminde atılır. Bundan dolayı ailenin çocuk üzerindeki ilk etkileri son derece önemlidir. Aile temelleri sağlam olmayan birey ise elbette zayıf, kendini ispatlayamayan, sosyal korkuları, endişe ve kaygıları olan bir birey olacaktır. Böyle bir birey hayata nasıl tutunabilir? Kendi ayakları üzerinde nasıl durabilir? Hele bir de aile baskısı varsa “yani birey anne ve baba tarafından belirli bir kalıba konulmak isteniyorsa”, çocukta ya tamamıyla pasif ya da etkiye tepki sonucunda sürekli şiddetle reddetme eğilimleri ortaya çıkacaktır.
Ki en büyük problemimiz de aile içerisindeki kopuk ilişkiler değil midir?

* * *
Üç çocuk, anne ve babadan oluşan 5 kişilik bir ailede en az 20 çeşit ilişki görülecektir. Bu, herkesin kendisinden başka 4 kişi ile ilişkiye girdiği anlamına gelir. Bu ilişkiler çift yönlüdür. Gerçekte ise ilişkiler daha karmaşıktır. Yani; anne, anne olarak çocukları ile ilişkide, anne ve baba işlevleri gereği çocuklarla ilişkide, kızlar ve erkekler birbirleriyle ilişkide gibi değişik ve karma ilişkiler vardır. Olumlu veya olumsuz herkes birbiriyle ilişkidedir.
O nedenle aile üyelerinden birinin başarısı veya başarısızlığı herkesi etkiler. Aile içindeki çatışmalar (kardeşler arası, anne–baba, anne–çocuk veya baba–çocuk çatışması v.b.) da aile içindeki her bireyi etkiler. Ancak çatışmaları önem sırasına koymak gerekirse, anne–baba çatışması ailenin tüm bireylerini diğerlerine oranla çok daha fazla etkilemektedir.
Anne ve babanın kendi sorunları, tartışmaları, çatışmaları, kavgaları, anlaşmazlıkları çocuklara derece derece yansır. Çekişmelerin, küslüklerin, karşılıklı suçlamaların, kavga, dayak ve şiddetin sürekli olduğu bir evde çocuklar ciddi bunalımlara düşerler.
Babanın içkisi, kumarı, umursamazlığı, eşini aldatması, işsiz kalması da aile dengesini bozar. Çocuklarda derin izler bırakır. Özellikle annenin aşağılandığı, dövülüp sövüldüğü ailelerde, çocuklar ben merkezli duyguları ile problemlerin kendilerinden kaynaklandığını düşünürler ve kendilerini suçlarlar.
Bunun sonucunda ise çocuklar, evden kaçmalar, intihar girişimleri, çocukluk çağı depresyonları, güvensizlik, sevilmemişlik, ezik ve silik bir kişilik geliştirirler. Bu duygular davranışlarına yansır, arkadaş ilişkilerini bozar, okul başarısını düşürür, değersizlik ve hiçlik duyguları ile hayata tutunamaz olur. Normal bir birey için çok da önemli olmayan bir durum, bu şekilde yetişmiş bir birey için ciddi sarsılmalar ve örselenmelere neden olabilmektedir.
Bunu, günlük yaşamındaki sorunlarla baş edemeyen herhangi bir bireyin çözümü antidepresan ilaçlarda araması ve bu ilaçları kullanan kişi sayısının son dört yılda yüzde seksen beş oranında artıyor olmasıyla daha da somut olarak ortaya koyabiliriz.
2003 yılında 14 milyon 138 bin kutu antidepresan tüketilirken, bu rakam 2006 yılı verilerine göre 22 milyon 651 bine, 2007 yılında 26 milyon 246 bine çıkmıştır. Daha ürpertici yanı ise bu rakamların içindeki genç ve çocuk sayıları… Türkiye'de antidepresan kullanımı özellikle 17–24 yaşları arasında yoğunlaşmaktadır. Bu ilaçların bilinçsiz kullanımı ise gençlerde öfke ve şiddet eğilimlerini körüklemekte, gelecekten kaygılı, mutsuz ve umutsuz genç sayısının her geçen gün artmasına neden olmaktadır.

* * *
Aile içerisindeki çatışmalar, gerginlikler, tutarsızlıklar, dışlanmalar, gerilimler bir yana; beklenti düzeylerinin her geçen gün artması da çocukların erken yaşta stres altında kalmalarını beraberinde getirmektedir.
Örneğin, çocuklarımız âdeta bir yarış atı gibi koşturulmakta ve bu koşturmaca önceden olduğu gibi lise ve sonrasındaki ÖSS sınavları ile kalmamış, ilköğretim sonrası OKS sınavları ile iyice aşağıya çekilmiş ve bunlar da yetmeyince SBS sınavları ile ilköğretim 1. sınıftan sonra, yani çocuklar okuma yazmayı öğrendikten sonra, test ve sınav çözme teknikleri oyunlarını öğrenmeye başlamışlardır.
Çocuklar bunu bir oyun olarak görmek istese de içinde bulundukları yarışmacı zihniyet onları içine çekmiştir. 2. sınıfa devam eden bir öğrenci, arkadaşları ile test çözme oyunları oynamakta ve bu oyun hiç değişmeyince üstelik her geçen yıl aynı oyundan beklenen çevresel beklentiler arttıkça ve bu oyunda hata yapma gibi bir lüksün olmadığı da çok sert bir şekilde vurgulanınca geriye tek bir seçenek kalmıştır; başarmak.

* * *
Çocuklar sadece başarıya endeksli hale gelmiş, kendi anne babası, okulu, arkadaşları, öğretmenleri ve yakından uzağa tüm çevresi ondan sadece başarı bekler olmuşlardır. Ölçünün mutlak başarı ile değerlendirdiği bir ortamda ise başarının dışındaki diğer tüm olgular, değerler ve kazanımlar zayıflamıştır.
Dengeler alt üst olmuş, çocuklarımıza katmadığımız, vermediğimiz, eksik bıraktığımız her yaşantının onları güçsüz ve çaresiz bıraktığının gerçek sebeplerini ise hiçbir zaman göremez olmuşuz. Belki de düşünmek istemiyoruz! Daha doğrusu başta dediğim gibi düşündüğümüz tek şey mutlak başarı olduğu için bunun dışındaki diğer tüm her şeyi bir kenara bırakıyoruz.
Sonra da çocuklarımız çok küçük yaşlarda başladığı bu yarıştan sıkılıp başka bir oyun arayışına girdiğinde onu engelliyoruz, Daraltıyoruz, Olmaz diyoruz. "Sen başarmak zorundasın!" diyoruz. Komşumuzun oğlu ve kızı örnekleri ile devam ediyoruz anlatmaya. Kendi çocuğumuzu başka çocuklarla karşılaştırıyor ve o başka çocuklar ile arasına kıskançlık ve kin tohumları serpiştiriyoruz. Kendi arkadaşlarını en büyük rakipleri olarak gösteriyoruz. Çocuğumuzun başarısını kendi başarımız olarak ve başarısızlığını da kendi başarısızlığımız olarak değerlendiriyoruz. Başarılı olduğu kadar seviyor başarısız olduğu kadar azarlıyor, kızıyor ve sevilmeye değer olmadığını gösteriyoruz.
Bu hâlet–i ruhiye ile büyüyen bir çocuktan ise nitelikli davranışlar bekliyoruz. Ona vermediğimiz, ondan mahrum ettiğimiz nitelikli davranışları göstermesini umuyoruz. Üstelik bu nitelikli davranışları onun büyükleri olarak biz göstermediğimiz halde ondan bekliyoruz. Hayata tutunmasını, yaşamdan ümidini kesmemesini bekliyoruz. En küçük bir sıkıntıda neden bu kadar daraldığını bile anlamıyoruz.
Sonra da;
"Bizim zamanımızda böyle miydi?"
"Saçımı süpürge ettim."
"Yediği önünde yemediği arkasında…"
"Şimdiki gençler adam olmaz!"… diye başlıyoruz eleştirmeye. Bizim o gençleri adam etmeyi başaramayan adamlar olduğumuzu örtmek ve gizlemek için hep aynı savunma mekanizmalarını kullanıyoruz.
Aslında onları nasıl eğittiklerinden bahsedemeyen anne babaların, nasıl doyurup büyüttüklerinden bahsediyor olmaları çok da ilginç olmasa gerek. onları anlamayan, anlamak için uğraşmayan, anlamak için hiçbir çaba göstermeyen ve sadece kendi doğrularını kendi çocuklarına uyarlayan, onların çocuk olduğunu unutup bir yetişkin gibi davranmasını bekleyen, çocukluğunu yaşatmayan, yaşanmayan bir çocukluğun ise çok uzaklarda değil içinde bulunduğumuz şu asırda kendini antidepresan ilaçlara veren çocuk ve genç sayılarındaki inanılmaz artışlarla karşımıza bir bir çıktığını ve bunun ne demek olduğunu bir anlayabilsek!...
Sadece bu cepheden baktığımızda dahi etrafımızdaki hayata tutunan insan sayısının neden bu denli az olduğunu ve hikâyemizde olduğu gibi ısrarla yaşamaya devam etmeyi değil de yaşama dair hiçbir anlam bulamayıp kendi canına kıyan insan sayısının gün geçtikçe nasıl da artıyor olması çok da anlaşılmaz olmasa gerek!
Oysa yaşıyor ve nefes alıyor olmanın kıymetini bilsek ve hayata sadece bu yönüyle baksak dahi çok şeyler değişecektir şüphesiz.